|
Ömrümün
ortası yok benim. Yalın yürek yaşıyorum hayatı, tıpkı yazdığım gibi..
Kuralsız, plansız.. Ama asla hedefsiz, amaçsız değil. Kendi doğrularım
içerisinde kalmaya özen gösteriyorum hep.
Gecenin bir
vakti, nereden estiyse birkaç günlüğüne İstanbul’ dan uzak kalmaya karar
veriyorum. İyi bir fikir gibi geliyor. Dinlenirim, kendimden uzaklaşırım
belki biraz diye düşünüyorum.
Sabah erken
çıkacağım yola. Belki de bilinçaltımda yer eden bu fikir yüzünden, en
militan uykular dadanıyor gözlerime. Ve ben teslim oluyorum.
Sabah
“Rüzgar” ın sesiyle uyanıyorum. Rüzgar kim mi? Yeni misafirimiz. Bir
Alman Kurdu.. Henüz çok küçük. Belki de o yüzden hiç uslu durmuyor.
Afacan bir çocuk gibi..
Bahardan
kalma bir hava var yine. Güneş olanca sıcaklığıyla gülümsüyor. Uyku
mahmurluğundan sıyrılamamışım henüz. Yumuk yumuk gözlerim.. Bana nazire
edercesine uçuşuyor bir kelebek.. Kuşlar cıvıldaşıyor.
Yüreğimdeki
karakıştan bihaber ağaçlar çoktan çiçek açmış.
Çeviriyorum
kontağı.. “Bismillah !..”
Huysuz bir
ihtiyar gibi homurdanıyor motor. Ve ilerliyoruz ağır aksak.. Sefer
tasına benzeyen binalar sıra sıra kayboluyor gözden. Sanki duran benim,
ilerleyen onlar.. Zihnimden düşünceler, altımdan yol akıyor… İstanbul’
dan uzaklaştıkça, binalar azalıyor, gürültü azalıyor. Sessizliğin
gümbürtüsü kaplıyor ortalığı ve derin bir sükût alıyor beni kollarına..
İşte o an
hasret denen kor ateş, bir yıldırım gibi düşüveriyor yüreğime. Oysa ben
sılama gidiyorum. Öyle ise niye bu yangın?
Bundan
sonrası tufan..
Anlıyorum ki;
insanın kendinden kaçışı yok. Nereye gidersen git.. Kendini de
götürüyorsun. Tek çare, alıp karşına kendini konuşmak. Ve üstelik deli
diyenlere aldırmadan sıkça yapmak bunu.
Yol bir yılan
gibi kıvrılıp uzuyor. Şu kesik şeritler takılıyor gözüme. Nasıl da hızla
görünüp kayboluyorlar.. İşaret fişeği gibi.. Bir tesbih gibi renk renk
sıralanmış araçlar. Ve içlerinden insan manzaraları..
Efkarı
yükünden ağır bir kamyoncu, öyle bir içiyor ki sigarasını. Dumanını
ciğerlerine değil, iliklerine çekiyor belli. Kara, kuru bir adam.
Avurtları çökmüş içine. Yüzü çizgi çizgi.. Kim bilir kimi düşünüyor? Kim
bilir kaçıncı geçişi bu yoldan?
Gurbete mi,
sılaya mı yolculuk kim bilir?
Ve bu yolda
artık aşina olduğumuz gurbetçiler. Bir lokma ekmeği el kapısında aramak
zorunda kalan, ömürlerini nakış nakış yollara işleyen çilekeşler.
Almanya plakalı üç minibüs, görmeye alışkın olmadığımız o uzun telsiz
antenleri ve tıka basa doldurdukları eşyalar ile hemen fark ediliyor.
Gülümsüyorlar. Mutlu olmalılar sılaya döndükleri için..
Ya kendi
vatanında gurbeti yaşayanlar ?
Ya gurbeti
yüreğinde taşıyanlar ?
Düşüncelerin
anaforunda kayboluyorum. Yollar akıyor.. ben akıyorum..
Tüneldeyim.
Neredeyse üç kilometrelik uzunca bir yol. Işığı gördüğümde, bir daha
asla bu tüneli kullanmamaya söz veriyorum kendime.
Öyle ya; o
göğü değen çamları görmeden, sisler arasından vadiye serpilmiş köylere
merhaba demeden, Bolu Dağı’ nın o ihtişamını soluklamadan seyahatin ne
anlamı kalır ki?
Yollar..
İnsanlar.. Sıla… Gurbet…
Ayrılığı
aklımda tutmamaya çalışıyorum. Ama beceremediğim aşikar. Karma
karışığım..
Senden kaçış
var belki ama…
Sensizlikten
asla…
Yüreğim
okyanusa düşmüş bir ceviz kabuğu, savruluyorum..
Ve uzadıkça
yollar, hasretinin narında ben kavruluyorum..
Yüreğimdeki taşkın bent tanımıyor.
Erkekler ağlamaz diyen şarlatana inat, ağlıyorum doyasıya..
İnadına ağlıyorum...
Ki damlaya damlaya "GÜL" olsun...
01 Mart 2007, Gerede
|