|
Güçlükle
uyanıyorum bugün.
Üzerimde
tuhaf bir ağırlık. Üşüyorum, ürperiyorum. Çiğ düşmüş yüreğime sanki.
Oysa güneş gülümsüyor olanca içtenliğiyle.
Güneşi gördüm
ya.. Bir an önce dışarı çıkmalıyım. Üzerime birkaç parça bir şey alıp,
yanımdan hiç ayırmadığım sırt çantamla birlikte kendimi dışarı atıyorum.
İstanbul..
Vatan içinde
vatan. Düş gezginlerinin başkenti.. Seviyorum bu şehri. Hatta aşığım bu
şehre. Başka bir şehirde yaşayabilir miyim bilmiyorum. Bazen her şeyine
bin lanet okusam da, üç günden uzak kalamıyorum. Özlüyorum trafiğini
bile.
İstanbul…
Nazlı bir sevgili gibi.. Öyle bela bir güzelliği var ki; tüm belaları
unutturacak cinsten. Ne onunla oluyor, ne de onsuz..
Güne kuş
sesleriyle başlayabilmek, İstanbul’ da yaşayan biri için nimetlerin en
büyüğü olsa gerek. Şükrediyorum. Kendimi arabama hapsetmek istemiyorum
bugün. Şimdi beni Üsküdar’ a götürecek otobüsteyim.
Şanslı
olmalıyım, oturacak bir yer buluyorum. Kitabımın tozlu sayfaları
arasında kayboluyorum. Öylesine dalmışım ki, Üsküdar’ a geldiğimizi
ancak inen yolcuların telaşından anlayabiliyorum.
Tatlı bir
telaş içerisinde insanlar. Her insan bir dünya.. Taksiciler, simitçiler,
gazeteciler. Ve herkes kendi dünyasında.
Bağrışmalar,
koşuşmalar, klakson sesleri arasında kayboluyor martı çığlıkları. Bugün
hava bir başka güzel. Gökyüzü bir başka mavi. Deniz bir başka berrak.
Durup, ciğerlerime değil, hücrelerime kadar çekiyorum bu havayı.
İşte
vapurdayım nihayet. Gülümseyen güneşten midir bilinmez. İnsanlar da
gülümsüyor bugün. Her gün asık yüzleriyle iskeleyi arşınlayan o kravatlı
beyler, rüküş bayanlar gitmiş, gözleri ışıl ışıl yeni insanlar gelmiş
sanki. Yüzlerinde tatlı bir telaş..
Kimileri
henüz kurtulamamış mahmurluğundan uykunun. Ve olgun bir başak gibi
düşmüş başlar omuzlarına.
Bir hafta
vapura aynı saatte binin, hemen tüm müdavimlerine aşina olur gözleriniz.
İşte o sarışın bayan yine umarsız makyajını tazeliyor. Eskimiş parkası,
kirli sakalı ve duruşuyla, adeta “dünya umurumda değil” diyen o adam,
simitini paylaşıyor yine martılarla. Bazen de onlarla konuştuğuna şahit
oluyorum.
Acaba
anlıyorlar mı söylediklerini martılar?
İşte aynı
çaycı. Sabahın bu saatinde ekmek derdine düşmüş yine. Balon satan sokak
satıcılarının çocukları gördüğünde daha bir şevkle seslerini
yükseltmeleri gibi, vapura adım atan her yolcudan sonra, daha bir şevkle
bağırıyor: “Çay… Çay.. Sütlü kahve var…”
Ama ne çare…
Ne yanımda
gazetesini okuyan beyefendinin, ne karşımda çocuğunu çekiştiren
hanımefendinin ne de bu soğukta incecik kıyafetiyle hayata meydan okuyan
çağdaş Don Kişot’ un dikkatini bile çekmiyor.
Bugün Şubat’
ın yirmisi. Önemli bir gün. İlk cemre düşüyor bugün havaya. Sonra suya
ve sonra toprağa düşecek..
Baharın
müjdecisidir cemreler. Anadolu insanı takip eder, bilir ve önemser. Ben
de unutmuş değilim. Sözlükte bu kelimenin karşılığında; “kömüre
dönmüş ateş, kor ateş” yazar. O yüzden düştüğü yeri ısıttığına
inanılır.
Ama bazen
“üç cemre” “bir bahar” getirmiyor kırık
gönüllere. Ve eğer “dördüncü cemre” düşmüşse yüreğe, ateş
değse yakmıyor sevdiceğim. Öyle ya.. Yanana ateş neyler ki?
Sözcükler..
Yüreğime tercüman Karakoç’ un ölümsüz dizeleri. Tek sıra geçiyorlar
yüreğimden:
“Düştü
can evime dördüncü cemre,
Dünyayı üçüncü gözümle gördüm,
Üç yüz altmış beş gün çekti bir sene
On altıncı aya takvimsiz girdim….
Aynalara baktım korku gösterdi,
Saatler her sabah kırkı gösterdi,
Namlular nişanlar beni gösterdi..
Hayatım boyunca hedefte durdum..
Çağın çilesini sırtıma sardım…“
Yoksun ya
yâr, tükeniyorum azar azar. Buz tutmuş yüreğim, bin bahar görse ne
yazar. Haksız mı Seyrani: “Aşk yarası, eski bir libasa benziyor ve
asla dikiş tutmuyor…”
Ve şimdi
sesim esen deli rüzgara yoldaş…
"Yüreğimde var yara
Hasret kalmışım yâra
Yara gitmek isterim
Dağları yara yara…"
Dilimle
değil, yüreğimle haykırıyorum…
YA KENDİN
GEL.. YA DA BANA GEL DE !...
20 Şubat 2007, Üsküdar
|