|
“ En güzel
baharlar, en çetin kışların ardında gizlidir !..”
Az önce
kapattığım derginin arka kapağında yazıyor bu söz. Yüreğimin bir
yakası “kulağa hoş geliyor, umut verici en azından” diyor.
Diyor demesine de, dudağımda beliren alaysı gülümsemeye engel değil bu
tespit. Ve gayri ihtiyari dökülüyor sözcükler.
"Bin bahar görse
de taş yeşermez.." Böyleyimdir ben.
Bazen sözcükler beynimin emrini dinlemeden, olur olmaz mekan ve zamanda
dökülüverir fütursuzca. “Bülbülün çektiği dilindendir”
derler ya. Tam da böyle bir durum.
Ne yapayım.
Az uyuyorum, az
yiyorum ama az konuşmayı bir türlü beceremiyorum. Yürek taşkını diyorum
ben buna. Gem vurulmaz ve önünde hiçbir bent duramaz. Adı üstünde
taşkın. Kontrol edilebilir olsaydı şayet, taşkın olmazdı zaten.
Otobana ters
girmiş bir sürücü gibiyim. Her şey ve herkes üstüme geliyor sanki. Ve
ben “ne zaman üstünden atlamaya kalksam
hayatın, hayat ayaklarıma takılıyor.”
Atam Bilge Kağan’
ın sözü geliyor hatırıma: “Hayat renkli bir gölge gibidir. Ardına
düşersen senden kaçar. Ama ondan kaçarsan peşin sıra gelir…”
Hiç düşmedim ben
bu hayatın ardına. Bu söz doğru ise “kanlım gibi yakamdan tutan”
bu yalnızlık neyin nesi o halde?
Bu ıssızlık.. Bu
tenhalık… Ve bu kırgınlık..
Bu şehirde her
gece milyonlarca ışık yanıyor ama hiçbiri benim için değil. Çoğu zaman
yaptığım gibi, yine kendimle konuşuyorum ama kendi ıssızlığımda
yankılanıyor sesim.
Benden kaçıyor,
yine bana sığınıyorum. En kötüsü belki ama en asili bu biliyorum.
Kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşıyorum.
Soruyorsun ya
bana bazen. Neden bu hüzün ? Neden bu melankoli ?
Oysa biliyorsun
ki; “güneşin battığı yerde gölgeler uzar..” Ve yine
biliyorsun ki; “testide ne varsa dışına o
sızar…”
Bazen ne
kitaplarım, ne bağlamam, ne kalemim, ne de sırtımı yasladığım katrandan
kara geceler bile tartmıyor bu yükü. Gök kubbe üzerime
çöküyor sanki. Ben altında bir zerre. Deryada bir damla misali.
Boğuluyorum.. Çırpınıyorum..
Hayata,
mevsimlere, her şeye ve herkese darılıyorum. Çaresiz dert ortağım sazıma
sarılıyorum. Bir o anlıyor beni. Bir o dinliyor. Ve ezgiler
kanatlanıyor. Gönlüm Asya’ da bir step.. Ve duygular gem vurulmaz deli
bir tay şimdi.
Düşünceler,
düşler sınır tanımıyor iyi ki. Zaman zaman cebime bir avuç düş tohumu
doldurup, yedi başlı ejderha gibi üzerime çöken yalnızlığımla, Oğuzhan
atam gibi savaşmayı seviyorum.
Kâh ejderha
kollarıyla boğuyor beni.. kâh ben umut kılıcıyla kesiyorum yalnızlığın
azgın kollarını. Kelimelerin
kifayetsiz kaldığı o demdeyim. Ateş yakmıyor beni. Su ıslatmıyor. Güneş
her akşam gözlerimde batıyor.
Neredesin ey
beklenen ?
Geliversen
yanıma, güldürsen yüzümü. Cemre gibi düşüversen yüreğime. Saçlarından
tutup baharlar getirsen bana.
Neredesin ey
özlenen…
Özlemleri
özlemekten bitap yüreğime merhem olsan.. Rüzgar olsan, yağmur olsan,
tipi, boran, kar olsan.. Yeter ki.. yeter ki sen olsan…
Neredesin ey
sevgili..?
Sevdalara
sevdalanmış bu bîçarenin emi, sargısı.. Neredesin ey her güzelliğin
canlı sergisi…?
Biliyorum…
Seni sevmek
güneşi tutmak,
Seni sevmek ateşi yutmak,
Uykuları uyutmak seni sevmek,
Seni sevmek notaları avutmak…
Biliyorum…
Seni sevmek
hasreti tatmak,
Seni sevmek ölüme yatmak,
Cana can katmak seni sevmek,
Seni sevmek yalnızlığa tüfenk çatmak
Biliyorum…
Seni sevmek
iğneyle kuyu kazmak
Seni sevmek hasrete kızmak
Ezberleri bozmak seni sevmek
Seni sevmek suya yazı yazmak….
Sen de bil ki; ismini penceremin buğusuna değil, yüreğime
yazdım. Her nefeste sen varsın.. Sen.. Sen.. Sen..
Hani “olmasam ne değişirdi” diye soruyordun ya?
Bil ki, sen olmasaydın, ben olmazdım… Bil ki, sen
olmasaydın, hayat olmazdı…
Ben seni Aziz Valentine’ nin kutsadığı 14 Şubat’ lar için
değil, Mevlana’ nın, Yunus’ un enginliğinde bir ömür boyu sevmeye
talibim…
Ve bil ki sevda ecesi göz koyduysan yüreğime sen de..
Gel al.. avuçlarımda yüreğim..
|