RUHUMUN AYNASINDAN

-Ruhumun Aynasından-

Mayıs Ayı için oldukça sıcak sayılabilecek bir gün. Birazdan yola koyulacağız. Arkadaşlar yolculuk öncesi, midelerinden gelen küçük isyan seslerini bastırabilmek için, yiyecek bir şeyler aramaya koyuldular. Bense sıkıcı olacağını düşündüğüm yolculuk boyunca okuyabileceğim birkaç gazete ve dergi bulabilme telaşındayım.

 Lüzumsuz ve tuhaf bir telaşla doluşuyoruz araca. Motor öfkeli bir ihtiyar gibi homurdanırken –sürücümüz hariç- herkes uykuya dalmanın bir yolunu arıyor. Öyle ki; ne eski arabamız, ne radyodan yükselen cızırtılı ses bu hummalı arayışa mani olamıyor.

Bardağa konulan su gibi, yol arkadaşlarım oturdukları koltukların şeklini almaya çalışırlarken, adeta görünmeyen bir düşmanla boğuşuyor gibiler. Hoşuma gidiyor bu durum. Takılmadan edemiyorum. Güle oynaya koyuluyoruz yola..

Hakan, kendinden emin. Ve bir uzay mekiği kullanacakmışçasına donanımlı. Markalı güneş gözlükleri ve parmaksız deri eldivenleriyle eski aracımızda oldukça eğreti duruyor. Diğerleri çoktan teslim olmuşlar uykuya.

Çantamdan çıkardığım kitaplara bakınıyorum.  Otobanda değil, sanki Arnavut kaldırımı üzerinde yol alıyoruz. Öylesine sarsıcı ki yolculuk, kuş tüyü yataktaymışçasına uyuyan yol arkadaşlarıma şaşırmaktan alamıyorum kendimi. Bu durumda değil kitap okumak, kucağımdaki gazetelerin resmine bakmak bile mümkün değil.

Gözlerimi kapatıyorum ve iyice yerleşiyorum koltuğuma. Oldukça rahatsız. Ama böyle bir araçtan ana kucağı şefkati beklemekte safdillik olur zaten.

Dudağımdaki muzip gülümseme hüznüme perde. Düşünceler alıyor beni.

Şimdi yolculuğum İstanbul’a değil, kendime…

Ve öyle ihtiyacım var ki bu seyahate.

Hatıralar, hüzünler, ayrılıklar, düş kırıklıkları ve en nihayet vuslatlar; yolculuğumun kilometre taşları. Bir avuç düş tohumu serpiştiriyorum gönlüme.

Düşünüyorum da gönül ikliminde dört mevsimi de görmüşüm.

Ben ki;
Mecnun’la
Ferhat’la yarışmışım
Nice sırlar düğümleyip
Kırklara karışmışım.
Ne çok ağlamışım ben
Ne çok gülmüşüm
Ve
Ne çok yaşamışım
Ne  çok ölmüşüm…

Şimdi hüznün istilasında tüm bedenim. Yağmur bekleyen bir kent gibiyim. Yalnızlığın, ıssızlığın, terk edilmişliğin tortusu var tüm sokaklarımda.

Ufkumu kara bulutlar sarmış.

Ve sen düşüyorsun aklıma sen…

Arpacıktan on ikiye dikmişsin gözlerini, öylece bakıyorsun.

Sen ki; suyu ıslatıyor, ateşi yakıyorsun…

Ne yağmur kalıyor
Ne bulut
Ne hüzün kalıyor
Ne hicran
Koca bir gülümseme
Ve koca bir umut…

Özlemişim seninle konuşmayı. Ne çok şey söylüyorum anlamsız ve bilsen ne şarkılar okuyorum makamsız.

“ Ateş değdi yanmadı
  Su değdi ıslanmadı
  Şu benim deli gönlüm
  Sevmekten uslanmadı..”

Sonrası  tam bir aşk, tam bir vecd hali…

Deliyim
Divaneyim
Ateşe düştüm
Pervaneyim..

Neden sonra gözüm telefona ilişiyor.  Yazmak istiyorum sana tüm kaygılardan uzak. Uzatıyorum elimi ama, ateşe dokunmuş gibi çekiyorum hızla. İyi bir fikir gibi gelmiyor nedense.

Korkuyorum, yanlış bir zamanda yazmaktan. Ve korkuyorum daha çok yanlış bir şeyler yazmaktan.

Ama bilirsin bir kez ateş düşmüşse yüreğe, tutuşması kaçınılmazdır. En büyük yangınlar hep küçük bir kıvılcımla başlamaz mı zaten?

Ve yine bilirsin ki.. Duramam… Tutamam kendimi..

Önce bir selam..

Ve yüreğimi ısıtan sıcak bir merhaba… Kısa ve örtülü sözcüklere sığan bunca zamanlık özlem.

Sonrası sen…
Sonrası ben..
Sonrası biz…

Masum değiliz…