|
Saat kaç bilmiyorum. Merakta etmiyorum. Zamanın durduğu, sözcüklerin
tükendiği demdeyim. Radyodan yükselen türkü yüreğime tercüman:
“Dertliyim kederliyim, ben hep böyle ağlarım…”
Gözüm telefona
takılıyor. Yaşadığımız her şeyin tek sorumlusu bu telefon sanki. Elim
uzanıyor gayri ihtiyarı. Öfkeyle fırlatıyorum yere. Kızıyorum kendime bu
kadar güçsüz olduğum için. Bunu bu akşam kaç kez yaptım bilmiyorum.
“Gideceği
yeri bilmeyene engelleri aşmak zor gelir”
demişler ya.. Ne de güzel söylemişler. Nereye gideceğimi,
ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyorum. Mantığım, aklım çoktan
firar etmiş. Duyguların anaforunda boğuluyorum..
Medet !...
Yoksun…
Şuursuzca çeviriyorum kontağı. Gözyaşlarım yüzümü yıkıyor. Sanki
ağlarsam daha iyi hissedeceğim. Ve sanki düzelecek her şey ağlarsam.
Ruhumu yıkıyorum gözyaşlarımla. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Nasıl
gittiğimi bilmiyorum. Hıçkırıklarım boğuyor radyonun cızırtılı sesini.
Sağa çekip duruyorum. Daha fazla bu durumda devam edemeyeceğimi fark
ediyorum.
Aman Allah’
ım.. Bu ben değilim. Ben bu değilim. Kontrol edemiyorum kendimi. Artık
ağlamak istemiyorum, hıçkırmak istemiyorum. Sürekli bunu telkin ediyorum
kendime. Kendime gelmeliyim.
Ama ne mümkün.
Gözlerim beynimin emrini dinlemiyor. İsyankar iki bulak şimdi. Dizlerimi
ıslatıyor gözyaşlarım.. Geceyi ıslatıyor… Dakikalarca hıçkıra hıçkıra
ağlıyorum salya sümük. Kendimden utanıyorum.
Biraz dışarı çıksam, biraz ıslansam, biraz üşüsem kendime gelir miyim
acaba? Karar değiştiriyorum. O hep gittiğimiz çay bahçesindeyim. Arabayı
sahile yanaştırıyorum. Kafamda milyonlarca soru işareti raks ediyor.
Kırık bir gül goncası gibi düşmüş başım omzuma. Kapımı açan otopark
görevlisinin “abi iyi misin?” diye sormasıyla kendime geliyorum.
Kolumla gözyaşlarımı siliyorum: “iyiyim, sıcak bir çikolata lütfen”
diyorum.
Yalan
söylüyorum oysa. O da biliyor yalan söylediğimi. İyi değilim. Hem de hiç
iyi değilim. Çikolatayı ne zaman içtim, orada ne kadar kaldım
bilmiyorum. Sağ kolumun ve sağ ayağımın uyuştuğunu fark ediyorum neden
sonra. Bu vaziyette araç kullanabilir miyim acaba?
Bilmiyorum
ki.. Titreyerek ayrılıyorum. Kız kulesine gitmeliyim. Anlatmalıyım ona.
İçimi dökmeliyim. Rahatlamalıyım. Yoksa boğulacağım.
Neden herkes
klakson çalıyor? Neden öfkeli bu insanlar? Ben ne yaptım ki onlara?
Üzerime gelen taksinin fren sesiyle irkiliyorum. Ve yola sığmadığımı
fark ediyorum. Bu şekilde gidemem Üsküdar’ a..
Şuralarda bir
yerde durmalı, kendime gelmeliyim. Geri dönüyorum. İşte Çengelköy’
deyim. Arabamı park edip duruyorum o tarihi çeşmenin hemen yanına.
Üşüyorum.. titriyorum. Beremi bulamıyorum. Oysa az önce buraya
koymuştum.
Neden yaptığımı bilmiyorum, arabanın her kapısını ayrı ayrı kontrol
ediyorum. Bagajı bile.. sonra sahile iniyorum. Işıkları seyrediyorum. Ne
çok ışık var. Ve mırıldanıyorum: “İstanbul’ da her gece milyonlarca
ışık yanıyor, ama hiç biri benim için değil…”
Bu dünya da
fazla(mı)yım ?
Yetim duygular
istila ediyor tüm hücrelerimi. Sorular.. sorular.. sorular…
Mantığı çoktan
yitirmişim. Düşünüyorum. Her gelene bir akıl.. Her gelene bir akıl.. Ve
aklı çoktan bitirmişim. Bu kadar kısa zamanda, bunca çok şey nasıl
geçiyor zihnimden anlamakta güçlük çekiyorum.
Kulağımda
sesin büyüyor, büyüyor, büyüyor… Şimdi daha iyiyim sanırım. Gözlerim
kurumuş. Ağlamadan durabiliyorum. Ama öyle çok üşüyorum ki.. Gitmeliyim.
Mutlaka Kız Kulesi’ ne gitmeliyim. Boş bakışlarla, başım önümde
dönüyorum. İki adım bile atmadan seni görüyorum karşımda. Yanında biri
daha var.. Seçemiyorum önce.
Gerçek misin
yoksa bu zihnimin bana bir oyunu mu onu da bilmiyorum. İşte karşımdasın.
Hiçbir şey söylemeden öylece bakıyorsun.
Bir şeyler
mırıldanıyorum ben belirsiz. Gözlerinde öfke var. Küçülüyorum ben. Zerre
kadar kalıyorum. Hiçbir şey söylemeden arkanı dönüp gidiyorsun. Ve
tenhasında gecenin bir ben kalıyorum. Tüm ışıklar sönüyor…
Oysa ben
korkarım karanlıktan. Bağırsam çıkar mı sesim? Gitme desem durur musun?
Beklesem gelir misin?
Bilmiyorum..
Ve yine
hıçkırıklar. Gidip banka oturuyorum. Başım önümde.. Kurşundan ağır bir
efkar balyası omuzlarıma çöreklenmiş. Kendimi hem öksüz, hem yetim
hissediyorum. Ve unutamıyorum o bakışlarını.. Yüreğime çakıyorum.
Yan tarafa
gelen sarhoşlardan rahatsız oluyorum. Bu akşam uzak durmalıyım
insanlardan. Kendimi kontrol etmekte güçlük çekiyorum. Bu akşam
kendimden bile uzak durmalıyım.
Ah bir
yapabilsem..
Ne doğru, ne
yanlış bilmiyorum.
Arabamdayım.
Artık bırakmışım kendimi.. Yatağını arayan bir dere gibiyim.
Çağıldıyorum.. Bir taşkın bu biliyorum. Bir yürek taşkını. Ve her taşkın
gibi bu da bend tanımıyor.. Yıkıyor, viran ediyor önüne çıkan her şeyi..
Neden sonra
park edip iniyorum şuursuzca. Bıçak gibi keskin bir soğuk var. Buraya
neden Rüzgarlıbahçe dediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Üşüyorum ama
arabaya binmek istemiyorum. Kendimi cezalandırıyorum belki.
Seni arıyorum. Biliyorum. Kıracağız, dökeceğiz. Bu konuşma için
seçilebilecek en kötü zaman olduğunu da biliyorum. Ama sana ihtiyacım
var. Yaşamalıyım..
Sonra
konuşuyoruz. Öfkeliyiz ikimizde. Konuştukça sakinleşiyoruz. Kaç saat
konuştuğumuzu bilmiyorum.
“Bir müddet
görüşmeyelim. Bana zaman tanı..”
diyorsun. Aslında bunun doğru bir fikir olduğunu
düşünüyorum. Ama sensizlik fikri bir ateş gibi düşüyor yüreğime. Şimdi
yangın yeri yüreğim.
“Tamam” diyorum
çaresiz. Başka seçeneğim yok ki. Biliyorum; en az benim kadar
üzülüyorsun sende.
Telefonu kapatıyorum istemeye istemeye. Emirgan’ a gidiyorum. Bu gece
burada kalmayı planlıyorum. Kan çanağı gözlerim arkadaşımın dikkatini
çekmiş olmalı. “Hayırdır..” diyor. Konuşmak istemiyorum. Ve bunu
belli ederek “Hayır kardeşim. Bizim şerle işimiz olur mu?”
diyorum. Ayak üstü birkaç kelamdan sonra, oda olmadığını öğreniyorum.
Eski dostluğumuzun hatırına odasında kalabileceğimi söylüyor. Ama bu
bana iyi bir fikir gibi gelmiyor.
Sadece
battaniyesini istiyorum. Lobi de uyuyacağım. Nasılsa uyku teslim almaz
beni bu gece. Ne fark eder ki.. Ha kara taş, ha kuş tüyü yastık..
Yanıldığımı
başımı koltuğa koyduğumda anlıyorum. Şaşırıyorum. Gözlerim kapanıyor. Ve
uykuya dalıyorum.
Her yerim
tutulmuş. Boynum ağrıyor, belim ağrıyor. Hemen telefonuma bakıyorum.
Kapanmış çoktan..
İşe
gitmeliyim. Nasıl çalışacaksam bu kafayla. Boynum taşımıyor sanki
başımı.
İşyerine
geliyorum. Hiç kimse gelmemiş benden başka. Allah’ ım neden hala bu
gözyaşı? Neden bu hıçkırık?
Resmen
savaşıyorum kendimle. Aramayacağını, yazmayacağını bile bile, sürekli
cebimden çıkarıp telefona bakıyorum. Ve aynı düş kırıklığıyla yerine
koyuyorum. Uzun sürmüyor kendimle savaşım. Yeniliyorum.
Ve yazıyorum
sana…
“Çıkınca
görüşürüz..”
diyorsun.
Biliyorum bu görüşmenin “ayrılık” anlamına geldiğini.
Yutkunuyorum ve uçurtması alınmış çocuklar gibi gözyaşlarına
boğuluyorum.
Hep yaptığım
gibi satırlara sığınıyorum çaresiz. Sana söz verdim. Güçlü olmalıyım.
Ölüm fermanı yüzüne okunan mahkum, nasıl da vakur durmuştu seyrettiğimiz
o filmde. Gururla, başını eğmeden yürümüştü ölüme. Adeta meydan
okuyordu..
Böyle şeyler
sadece filmlerde olur diyorum kendi kendime.. Ölüme evet.. Ama
sensizliğe nasıl katlanacağım ?
Bülbülün
çektiği dil belasıdır derler ya.. Söz verdim sana. Yıkılmayacağım.
Becerebilir miyim bilmiyorum. Ama en azından deneyeceğim.
Biliyorsun..
Ben seni çok sevdim ve hep seveceğim..
Biliyorum,
sonu ayrılık.. Biliyorum, sen bu aşkı vuracaksın. Ama muhakkak son
sözümü soracaksın. İşte haykırıyorum.
Bu sevdanın
zekatını versem, kırk yeni yetme aşık Mecnun olur.. Ben seni çok ama çok
seviyorum..
Hakkını helal
eyle…
Hakkını helal eyle…
Hakkını helal
eyle… |