Sanırım üç yıl kadar önceydi. Davetlisi olduğum
kalabalık bir arkadaş grubu içerisinde tanımıştım
O’nu. Herkes, yoğun bir haftanın verdiği stresi
atmanın verdiği keyifle koyu bir sohbete dalarken,
bir çoğunu ilk kez gördüğüm diğer davetlilerden, ilk
bakışta ayrılıyordu.
Elinden düşürmediği sigarasını, adeta iliklerine
kadar emerken sanki gelecek bir yolcu beklercesine
uzaklara bakıyordu. Neden bilmiyorum ama çok
düşünceli ve hüzünlü görünüyordu. Bende, konuşmayı
sevmeyen ve gizemli bir insan profili bırakmıştı
açıkçası. Biraz da bu tedirginlikle geçen tutuk ve
kısa bir tanışma faslından sonra, hemen
kaynaşıverdik.
Ve o gün memleket meseleleri üzerine uzun uzun
sohbet ettik, yanı başımızda yükselen kahkahalara
aldırmadan. Öylesine hassastı ki; sanki bu ülkenin
başına musallat olan her türlü belanın müsebbibi
kendisiymişçesine hayıflanıyor ve samimi bir üzüntü
duyuyordu.
Vatandaşın vurdumduymazlığı ve
yönetenlerin pervasızlığını anlatırken ne kadar
celalleniyorsa, birbiri ardına kara toprağa
sunduğumuz şehitlerimizi konuşurken bir o kadar
hüzünleniyor, gözleri doluyordu. Her ne kadar o
akşam, tez zamanda yeniden bir araya gelip, sohbet
etmek için sözleşsek de, pek çok nedenden dolayı,
tekrar karşılaşmamız ancak bu sene nasip oldu.
Görüşmediğimiz süre zarfında, adını telaffuz etmek
istemediğim amansız bir hastalığın pençesine
düştüğünü ve yaşama tutunma mücadelesi verdiğini,
beni o gün yanına götüren müşterek bir dostumuzdan
yolda öğrenmiştim.
Eve vardığımızda sıcak bir şekilde karşıladı. Ve
sanki henüz geçen hafta ayrılmışız gibi yine koyu
muhabbetin kollarında buluverdik kendimizi. Akşam
dönüş vakti geldiğinde benimle gelmesini istedim,
çünkü sohbetinden mahrum kalmak istemiyordum.
Yol boyunca hep O anlattı. Hastalığını büyük bir
vakar ile karşıladığını ve böylesi bir anda bile
kendinden daha çok ailesini düşündüğünü gösteren şu
cümleler bugün bile dimağımda tazeliğini koruyor:
“Ben ölüm
düşüncesine aşinayım. Çocuk değilim, bu hastalığın
beni er ya da geç alacağını biliyorum. Allah’a
inanıyorum. Ancak, bir insanın üç aşağı, beş yukarı
ne zaman öleceğini bilmesi çok zor bir şey. Bu beni
yıpratıyor. Bu
düşüncenin bende yaptığı
tahribatla, acaba eşime, çocuklarıma kötü bir söz
söyler miyim ya da onları üzer miyim diye çok
korkuyorum.”
Müşterek bir arkadaşımızdan
bahsederken sarf ettiği cümleler ise O’nun ince ruh
mimarisini ve naifliğini gözler önüne seriyordu:
“O’nun araba
kullanmasından çok korkuyorum. Ben otuz yıllık
sürücüyüm ama İstanbul’da trafiğe çıkarken ben bile
korkuyorum. Çok söyledim ama dinlemiyor, sen de
söyle seni dinler. O’ nu yalnız bırakma, destek ol,
çok iyidir.”
O, kendinden geçmişti. O, derdini gül eylemişti.
Tevekkül ediyor ve rahmet-i rahmana kavuşacağı günü
vakarla bekliyordu. İstanbul’ da olduğum süre
zarfında elimden geldiğince her gün ziyaret etmeye
çalıştım, kaldığı hastane odasında. En son
ziyaretine gittiğimde gözlerini gözlerime dikerek
“hani özel odaya
aldıracaktın beni”
diye sorması bir efkâr balyası gibi oturuvermişti
yüreğime.
Ne yapıp edip, özel odaya geçmesini sağladık ama o
oda da bir gece bile geçirmek nasip olmadı O’na.
Sılayı Rahim için gittiğim memleket ziyaretinde
telefonuma düşen bir mesajla öğrendim acı haberi:
“Gerçek sahibine
teslim ettik…”
yazıyordu. Devamını okumadım bile, okuyamadım.
O, serden geçenlerdendi,
O, derdini gül eyleyenlerdendi,
O, tanıdığım en güzel insanlardandı,
O
Ümit Ağabeydi ve adı gibi ümitvârdı.
Ve ardından yüreğimden dökülüverenler;
Anladım hayat bir imtihanmış
Gelenler yolcu dünya bir hanmış
Son dediğimiz meğer başıymış
sonsuzluğun
"İnna
lillahi ve inna ileyhi raciun”
Sonun başlangıcı olduğuna iman ettiğimiz o
yolculukta eşlik etmesi için Fatihalar gönderdim
ardın sıra.
Mekanın cennet, ruhun şâd olsun can ağabey.