|
Kendi gönlümün karanlığında ve kendi kalabalığımda
kaybolmuşken, ruhumun dehlizlerinde ayak seslerini
duydum. Avuçlarında yüreğin ve bir tutam beyaz ışıkla
çıkageldin sen. Beyazlar içerisinde mitolojik bir
kahraman kadar etkileyici, bir o kadar da karşı
koyulmazdın. Hiç düşünmeden tuttum uzattığın ellerini.
Karanlığa aşina gözlerime ışık oldun. Hüzme hüzme
yüreğime doldun. Küçük bir çocuğun annesinin eteğine
yapışması gibi, dört elle sarıldım sana. Ve karanlıktan
korkması gibi bir yetimin, korktum sensizlikten.
Gözlerimi gözlerine çiviledim. Yüreğini alıp kutsal bir
emanet gibi koydum yüreğimin yanına.
Ve yürüdük.
Düştük, kalktık, çetin engeller aştık. Ardımıza hiç
bakmadan yarına türkü gülüşümüzle yürüdük ve direndik.
Menzilsiz bir yol, vuslatsız bir sevdaydı bizimkisi.
Beklentisiz, umarsız, çıkarsız ve kuralsız. Pervanenin
kendini ışığa atması gibi. Yandık sevdanın narında.
Ne çok ağladık seninle
Ne çok güldük
Ne çok yaşadık seninle
Ne çok öldük
Ne uzun bir yol. Ne kısa bir yolculuk.
Ve şimdi yoksun.
Yüreğimde hasretin, cebimde bir avuç düş tohumu ve
dudağımda öksüz bir türkü ile bir başına kalakaldım.
Bu hasret,
Bir nehrin
İnsanı yutması
Ve yahut
Kardan adamın
Kor ateşi
Tutması gibi
Biliyorum eritecek beni
Damla damla
Kim bilir
Belki alışırım zamanla…
…
Ben seni mi sevdim,
Seni sevmeyi mi?
Ben seni mi özledim,
Seni özlemeyi mi?
Ben seni mi arzuladım,
Seni arzulamayı mı?
Bilmiyorum.
Sensiz ne yapacağımı da bilmiyorum. Belki de bilmek
istemiyorum.
Ne yüzler gerçek bu hayatta
Ne verilen sözler
Ne yeminler
Ne de o yeşil gözler
Geceler
Seni düşündüğüm kadar
Uzun olsaydı
Bil ki;
Güneşe hasret kalırdı gündüzler. |