Gün; vefasız
bir sevgili gibi alıp başını gidince, bir ben kalıyorum
tenhasında gurbetin.
Kucağımda yıpranmış bir kitap, zihnimde düşünceler,
yüreğimde hüzün.
Ve nereye baksam sen varsın, her yerde yüzün.
…
Dudağımda büyüyor öksüz bir türkü, sarıp sarmalıyor tüm
benliğimi: “Gurbet elde bir hâl geldi başıma / Ağlama
gözlerim mevlâ kerimdir…”
…
Öylesine çeviriyorum kucağımdaki kitabın sararmış
sayfalarını, okuduğum tek bir satırı bile anlamadan
üstelik.
Ne türküler merhem oluyor yarama, ne heceler, ne şiirler
sarıyor beni, ne de tenhasında yüreğimi sakladığım
geceler.
Ben bana tutsak, ben bana hücre ve sığınıyorum içime…
…
Üşüyorum…
Biliyorum ki hiçbir şey ısıtmaz yüreğimi, yârin sesinden
başka.
Düşüyorum…
Gecenin kirpiklerinden damla damla, o sonsuz aşka…
Düş/ün/üyorum...
Ferhat, Şirin’e ulaşmak arzusuyla her gün deldiği
dağların, sabah kalktığında eski halini aldığını görse
yine de aynı hevesle, aynı arzuyla o dağları delmeye
çabalar mıydı?
Ya Kays?
Kendini “Mecnûn” eden Leylâ’nın öfkesine dûçar olsaydı
her dem, yine de “Leylâ” der, yürür müydü çöllerde?
…
Yüreğimde bir yetim ağlaması: “Derman arar iken,
derde düş oldum/Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir…”
...
Alnımın yazısı… Yüreğimin sızısı…
Yüreğim ayan sana, işte budur hali
Düşen seçemezmiş, tutunacağı dalı..
…
Yüreğimle haykırıyorum, yüreğinle duy beni:
"Bende Mecnun’dan
fûsun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık benim Mecnun’un ancak adı var…"
04 Haziran 2010
Saat: 20.15 |